Deniz Gezmiş ve Muhsin Yazıcıoğlu'nun kesişen yolları
Kaan Arslanoğlu yazdı...
Recep Küçükizsiz’in yakın zamanda çıkan “Ülkücülerin Anıları” kitabı çok ilginç ve öğretici. Biz tüm hikayeyi hep soldan, devrimcilerden dinledik. Biraz da tam karşı taraftan okuyalım. Fakat burada size yalnızca solcuların adının geçtiği birkaç parça aktaracağım. Deniz Gezmiş’le Muhsin Yazıcıoğlu’nun yollarının kesiştiği saatler… Tarık Akan’ın postalları… Kemal Tahir, Fakir Baykurt nasıl anılıyor?
Recep Küçükizsiz 1962 Adana doğumlu. 12 Eylül sonrasında tutuklanarak MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nda Adana Bölgesi sanıkları arasında yargılandı. İdam cezasına mahkum oldu. Mamak başta olmak üzere çeşitli cezaevlerinde 11 yıl hapis yattıktan sonra tahliye edildi. Sonrasında yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. 2011 yılında ülkeye dönene kadar Almanya’da yaşadı. Çok sayıda kitap ve pek çok makale yazdı.
Onunla tanışmam yakın bir tarihte çıkacak “Mamak” kitabı vesilesiyle oldu. Bu kitapta Mamak işkencecileri ve işkenceleri geniş bir belgesel döküm halinde ortaya serilmekte. Kitabı daha ilginç ve önemli yapan, bu acı anlatının Mamak’ta görev yapan ülkücü askerlerle doğrudan yapılan görüşmelere dayanmasıdır. Dosyayı önceden bana gönderdi Küçükizsiz. Çalışmayı çok değerli buldum. O yüzden kitaba ben de bir bölüm yazdım.
DENİZ GEZMİŞ’İN BİLİNMEYEN BİR GECESİ
Bu bölümde Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan’ın Şarkışla’da yakalanmasına dair hiç bilmediğimiz bazı ayrıntılar var. Tamamını değil, Muhsin Yazıcıoğlu’yla ilgili kısmını aktarıyorum. Anıyı yazan Ömer Ağdoğan.
“Sivas’a geldiği zamanlar mümkün olduğunca Muhsin Yazıcıoğlu’nun yanında, yakınında olmaya çalışan gençlerden biriydim. Onun sohbetlerini ilgiyle dinler, kendimce bir şeyler öğrenmeye çalışırdım. 25 Mart 2009’da şehit olana kadar bu böyle devam etti. Muhsin Başkan, Sivas’ta olduğu bir gün, arkadaşları ile sohbet ederken bir münasebetle ‘…Deniz Gezmiş’in Şarkışla’da olduğundan haberimiz vardı. Fakat biz ihbar etmedik’ demişti.
2013 yılının başlarındaydı. Bir akşam vakti taziye ziyareti için Şarkışla’ya gitmiştik. Taziye evinde konu dönüp dolaşıp şehit Muhsin Yazıcıoğlu’na geldi. Herkes onunla ilgili bir şeyler anlatıyordu. Orada bulunan Kasım Gültekin ağabey de ‘O zamanlar kaçak olan Deniz Gezmiş ile bir arkadaşı Şarkışla’ya gelmişlerdi’ diyerek 12 Mart dönemine ait bir hatırasını anlatmaya koyuldu. Daha önce Muhsin başkandan da buna benzer bir şeyler dinlediğim için bu hatırayı da dikkatle dinledim. Aradan yıllar geçti. Bu arada yakın siyasi tarihimize meraklı olduğum için 12 Mart dönemine ait birçok kitap okumuştum.
Fakat Muhsin başkandan ve Kasım ağabeyden dinlediğim hatıralardaki ayrıntılara hiç bir yerde rastlamadım. Tarihe kayıt düşmek için bu dinlediklerimi yazmaya karar verdim. Kasım ağabey o gün hatırasını anlatırken sık sık ‘Yusuf ağabey de iyi bilir’ dediği için bu yazıyı kaleme alırken Yusuf Yazıcıoğlu ile de o günler hakkında görüşerek olabildiğince tamamlayıcı bilgi ekledim.
1971 senesinin Mart ayı ortalarında Elmalı köyünde bir düğün varmış. Akşam geç saatlerde köye motosikletli iki genç gelmiş. Üzerlerinde soğuktan korunmak amacıyla giyindikleri askeriye malı başlıklı parkalar varmış. Aslında bu gençler, polis ve jandarmanın yurdun her yerinde aradığı Deniz Gezmiş ile Yusuf Aslan’dan başkası değilmiş. Gençler geldikleri motosikleti köy meydanına park edip, düğün yerinde oturmuşlar. Bir süre sessizce halay çekenleri seyretmişler. Sonra orada birine 'Ali Şadol burada mı?' diye sormuşlar. O da bir köşede oturup halay çekenleri izleyen Ali Şadol’u işaret edince hemen yanına gitmişler.
Ali Şadol’a, ‘Amca, biz sana geldik, torunun Ömer Laçiner’den selam getirdik, bizi misafirliğe kabul eder misin?’ diye sormuşlar. Bunun üzerine Ali amca, ‘Tanrı misafirinin başımızın üzerinde yeri var, elbette ki kabul ederim’ diye karşılık vererek, gençleri yanına oturtmuş. Muhsin başkanın uzaktan akrabası olan Ömer Laçiner’in annesi, Elmalı köyündenmiş. Ömer, askeri okula gitmiş, Harp Okulu’ndan mezun olmuş ama o yıllarda komünist örgütlerin içine karışmış biriymiş. 12 Mart’tan sonra o da tutuklanmış...
Gelen gençler geç vakte kadar Ömer’in dedesi Ali Şadol ile sohbet edip, düğünü seyretmişler, hatta bir ara kalkıp halaya katılmışlar. Sonra Ali amca ile birlikte eve gitmişler. İstirahat etmeleri için hemen onlara bir oda hazırlanmış. Bir şeyler yedikten sonra serilen yataklarda dinlenmeye çekilmişler. O geceyi Elmalı köyünde geçiren Deniz Gezmiş ile Yusuf Aslan, ertesi sabah uyanınca kahvaltılarını yapıp geldikleri gibi motosikletleriyle köyden ayrılmışlar.
Bunlar Elmalı’dan Şarkışla’ya giderlerken yolda motosikletleri arızalanmış. Epey bir müddet motoru iterek yola devam etmişler. Hava çok soğukmuş ve bir de fırtına başlamış; korunmak ve ısınmak için bir kahvehaneye girmişler…
O gün Şarkışla’da olan Muhsin Başkan da bir grup ülkücü arkadaşı ile çarşıdaki Dayının Kahvesi’ne gelmişler. İçlerinden biri az sonra kahvede oturmakta olan Deniz Gezmiş’i tanır. Deniz ve arkadaşları hakkında yakalama emri olduğu için kaçaktırlar. O kişi bunu Muhsin Başkana söyler. Ülkücü gençler dikkat etmedikleri bu yabancı gençlerin Deniz Gezmiş ve arkadaşı olduğunu anlayınca ‘Ne yapalım?’ diye aralarında konuşmaya başlarlar. Konu ‘ihbar etmeye’ gelince tartışma çıkar. Kimi ihbar edelim derken kimi bunu doğru bulmaz.
O zaman henüz lise öğrencisi olan Muhsin Yazıcıoğlu da tartışmaya katılır ve ‘Tamam bunlar yanlış bir davaya inanıyorlar ama şimdi biz bunları ihbar edersek bunların başlarına gelecek her şeyin vebali bizim boynumuza olur’ diyerek arkadaşlarını durdurur. İhbar ettirmez. Tabii bu arada akşam olmuş, hava kararmış. Bunlar kahvehaneden çıkmışlar, yoldaki benzinciye yakın bir yerde gördükleri bir pikap sahibi ile konuşup pazarlık yapıp anlaşmışlar. Sonra arızalanan motosikleti kiraladıkları bu pikaba yüklemeye koyulmuşlar…”
Ardından yakalanış hikayeleri de var, ilginç ama uzatmamak için burada kesiyorum. Başka bir ülkücü de sorgusu sırasında kendisinden okuldaki hem başka ülkücüler hem de Paşa Güven başta olmak üzere solcular hakkında bilgi istendiğini belirtiyor. Hiç kimse hakkında hiçbir bilgi vermediğini belirtiyor.
TARIK AKAN’IN POSTALI
Mamak’ta askerlik görevini yapan başka bir ülkücünün anısı:
“Biz ülkücüler, askere ne kadar saygılıysak, yapılan işkencelere de o kadar karşıydık. Kimseyi gammazlamadığımız gibi eğer ortada bir kusur veya suç varsa da örtbas etmeye çalışırdık. Ben bu prensiple her ne kadar ‘Komutanım valla yatan kimse yok’ dedimse de asker ortalığı velveleye veriyordu. Tepem atmış, kendimi kaybetmişim. Askere ‘Kimse yok diyorum, daha ne yaygara yapıyorsun’ dedim. Benim askere bu karşılığı vermem anında idareye iletilmişti. Vukuat büyüktü: komutana karşı gelmiştim”
Bunun üzerine durum işkenceci başlarından bir üsteğmene iletilir. Onun emriyle bu ülkücü asker “kafese” götürülüp saatlerce dövülür. İşte o üsteğmenle ilgili başka bir anı aktarılır: Tarık Akan’la ilgili.
Bu üsteğmen askeri okulda görevliymiş. Tarık Akan da orada asteğmenmiş. Üsteğmenin nöbetçi subayı olduğu bir gün Tarık Akan geç gelmiş. Tarık Akan’a “Nerede kaldın” diye sorunca, o da “İşim vardı biraz geciktim komutanım” diye cevap vermiş. Bu defa “Sakın bir daha geç kalma, seni botumun altına alır ezerim” demiş üsteğmen. Tarık Akan bu söze gülmüş. “Ne gülüyorsun lan” deyince de “Komutanım benim botum senin boyun kadar. Sen beni nasıl botunun altına alacaksın” diye cevap vermiş…
KEMAL TAHİR, FAKİR BAYKURT
Bir başkasının anısı: “Gece yarısına kadar süren sohbetimizde Kemal Tahir’in Kurt Kanunu romanını okuyup okumadığımı sordu ve bana okuyunca içinde bulundukları durumu daha iyi anlayacağımı söyledi. Sabah da vedalaştık” Yani Türkiye solcular için nasıl hiçbir zaman güllük gülistanlık olmamışsa onlar için de olmamış.
Başka bir ülkücünün anısından:
“Kitap dükkânda masanın üstündeydi. Sabah açınca mahalleden bir arkadaş yanıma geldi. Masada Osman Turan’ı görünce ‘Bu faşistlerin kitabı’ dedi. Sonra bana kendisinin solcu, devrimci olduğunu, gericilerin bu kitabını okumamam gerektiğini söyledi. Ben de bu kitabın ‘Neresi faşist?’ diye sordum. Cevap vermedi. ‘Sen bu kitabı okudun mu?’ diye sordum ‘Hayır okumadım, okumam zaten!’ dedi. Ona ‘Boş konuşma, önce oku’ deyince çıktı gitti. Biraz sonra yanında birkaç kişi ile geri geldi. Bunlar bana ‘Sen hem Kürt’sün, hem de gariban bir emekçisin. Bu tür kitaplarla ne işin var. Dur biz sana kitaplar getirelim onları oku’ dediler. ‘Tamam getirin’ dedim. Ertesi gün arkadaşım bana Fakir Baykurt’un ‘Yılanların Öcü’ adlı kitabını getirdi. Bir gün sonra onu da okudum. Çok güzel bir romandı. Ben de köylü çocuğu olduğum için hoşuma da gitti. Türk Ocağı’ndaki seminerlerin üzerimdeki tesiri çoktu. Zaten her çarşamba Türk Ocağı’na gitmeye başlamıştım. Artık ben bir Türk milliyetçisiydim ülkücüydüm. Türk İslam’ın bir neferiydim, kendimi böyle hissediyordum”
KİTAP BENCE NİYE ÖNEMLİ
En uzlaşmaz devrimci olduğum zamanlarda bile acaba karşı taraf bizi nasıl görüyor, dünyayı ve ülkeyi nasıl görüyor diye merak etmiş, araştırmışımdır. O zamanlar karşılıklı sohbet fırsatı nereyse yoktu. Ancak içeri düştüğümüzde bir parça… Sonraları da akımlar birbirine karşı hep kapalı kaldı. Şimdi merak eden her yaşta “solcuya” “karşı tarafın” her kesiminden böyle kitapları da okumalarını öneririm. “Ülkücülerin Anıları”, Yusufiye Vakfı Yayınları.
Odatv.com