Çevreyi korumaya evet, fatura ya hayır!
Çevreyi korumaya evet, fatura ya hayır!
İklim krizi artık geleceğin değil, bugünün meselesi. Kamuoyu çevreyi korumakta kararlı ancak iş kişisel ve ekonomik fedakârlıklara geldiğinde destek daha temkinli. IIED’in 2025 araştırması, yeşil dönüşümün önündeki asıl sınavın niyet değil, adalet olduğunu gösteriyor.
İklim krizi artık soyut bir gelecek senaryosu değil, gündelik hayatın gerçeği. Havanın kalitesi, suya erişim, gıdanın fiyatı ve enerjinin faturası aynı cümlede anılıyor. Tam da bu yüzden, çevre politikalarına verilen toplumsal destek yalnızca niyet beyanı olarak değil, “neye kadar razıyız?” sorusuyla ölçülüyor. International Institute for Environment and Development (IIED) için hazırlanan ve 2025’te ikinci dalgası yayımlanan Tracking Engagement on Green Economy Services araştırması, bu gerilimi tüm açıklığıyla ortaya koyuyor: Küresel ölçekte çevreyi koruma isteği güçlü, ancak iş kişisel ve ekonomik bedellere geldiğinde çizgi daha erken çekiliyor. İklim krizi artık soyut bir gelecek senaryosu değil, gündelik hayatın gerçeği. Havanın kalitesi, suya erişim, gıdanın fiyatı ve enerjinin faturası aynı cümlede anılıyor. Tam da bu yüzden, çevre politikalarına verilen toplumsal destek yalnızca niyet beyanı olarak değil, “neye kadar razıyız?” sorusuyla ölçülüyor.
International Institute for Environment and Development (IIED) için hazırlanan ve 2025’te ikinci dalgası yayımlanan Tracking Engagement on Green Economy Services araştırması, bu gerilimi tüm açıklığıyla ortaya koyuyor: Küresel ölçekte çevreyi koruma isteği güçlü, ancak iş kişisel ve ekonomik bedellere geldiğinde çizgi daha erken çekiliyor.
Temel meseleler değişmiyor: Temiz hava, temiz su
On ülkede 10 bini aşkın kişiyle yapılan araştırmada, “adil ve çevresel olarak sürdürülebilir bir toplum” denildiğinde ilk akla gelen başlıklar yine çok net: Kirliliğin azaltılması, temiz hava ve temiz suya evrensel erişim. Bu başlıklar, farklı gelir grupları ve coğrafyalar arasında neredeyse ortak bir zemin oluşturuyor. Özellikle gelişmekte olan ekonomilerde bu vurgu daha da güçlü; çünkü çevresel bozulma, doğrudan yaşam kalitesi ve sağlıkla temas ediyor.
Türkiye’nin bu tabloda öne çıktığı nokta dikkat çekici: Katılımcıların önemli bir bölümü, ekonomik büyüme ile çevre korumasını karşı karşıya koyan yaklaşımlar yerine, iki alanı birlikte ele alan dengeleyici kamu politikaları talep ediyor. Bu, “ya çevre ya ekonomi” ikiliğinin toplum nezdinde karşılığının zayıfladığını gösteriyor.
“Kazan-kazan” anlatısı zayıflıyor mu?
Araştırmanın ekonomi mi çevre mi karşılaştırması daha incelikli bir sinyal veriyor. Yeşil iş olanakları, uygun fiyatlı temiz enerji ve sosyal kapsayıcılık gibi “ekonomi-çevre kazan-kazan” başlıklarında destek hala yüksek; ancak bir önceki yıla kıyasla hafif bir yumuşama var. Bu düşüş, çevreye olan inancın azaldığını değil, ekonomik belirsizliklerin ve hayat pahalılığının, yeşil dönüşüm söylemini daha temkinli bir zemine çektiğini düşündürüyor.
Gençler bu denklemin merkezinde. 18-24 yaş grubu için temiz hava hâlâ birinci öncelik. Ancak aynı gençler, istihdam ve gelir güvencesi konusunu da yüksek sesle dile getiriyor. Kısacası, iklim hassasiyeti ile geçim kaygısı aynı bedende birlikte yaşıyor.
Engel nerede? Vatandaş net söylüyor
Katılımcılara “Daha çevreci tercihler yapmayı zorlaştıran nedir?” diye sorulduğunda verilen yanıtlar şaşırtıcı değil ama öğretici: Birinci sırada yetersiz kamu desteği var. Ardından maliyet geliyor. Yani birey, çevre için sorumluluk almaya hazır, ancak yalnız bırakılmak istemiyor. Türkiye’de bu his daha da belirgin: Devletin yönlendirici, destekleyici ve erişimi kolaylaştırıcı rolü, çevresel davranışların anahtarı olarak görülüyor.
Okullar, şirketler ve güven meselesi
Neredeyse evrensel bir mutabakat noktası var: Okullarda çevre eğitimi güçlendirilmeli. Bu, kuşaklar arası bir görev duygusunu besliyor. Öte yandan, şirketlerin çevresel performanslarını şeffaf biçimde paylaşmaları da toplumdan güçlü destek görüyor. İlginç olan şu ki, şirketlerden açıklık beklenirken, siyasi liderlere duyulan güven hala düşük ve yerinde sayıyor. Türkiye’de bu güvensizlik, çevre politikalarının neden yeterince hızlı ilerlemediğine dair önemli bir ipucu sunuyor.
Yeşil dönüşüm bireysel niyetle değil, kolektif güvenle hız kazanıyor
Araştırma, karamsar bir tablo çizmekten özellikle kaçınıyor. Katılımcıların büyük bölümü, geçen yıla kıyasla bireysel olarak daha fazla çevresel çaba gösterdiğini söylüyor. Ancak “başkaları” ve “devlet” söz konusu olduğunda aynı iyimserlik görülmüyor. Bu da bize şunu anlatıyor: Yeşil dönüşüm bireysel niyetle değil, kolektif güven ve kamusal liderlikle hız kazanıyor.
Rapor, çevre gündeminin artık romantik bir ideal değil, ekonomik ve toplumsal bir pazarlık alanı olduğunu gösteriyor. Toplum çevreyi seçiyor, ama bu seçimin bedelinin adil paylaşılmasını istiyor. Yeşil dönüşümün kaderi de tam burada belirleniyor: İnsanlara “neden”i anlatmak yetmiyor, “nasıl ve kiminle” sorularına da ikna edici yanıtlar vermek gerekiyor.
ÇEVRE ÖNCELİĞİ GÜÇLÜ AMA…
Araştırmanın belki de en çarpıcı sonucu şu: Küresel ölçekte katılımcıların yaklaşık yüzde 70’i, bir tercih yapmak zorunda kaldığında çevre korumayı ekonomik büyümenin önüne koyuyor. Türkiye bu oranın da üzerinde. Buna rağmen, çevre politikalarının kişisel maliyet doğurması söz konusu olduğunda tablo değişiyor.
- Çevre için daha yüksek vergiye destek azalıyor.
- Çevre dostu ürünler için daha fazla ödeme isteği düşüyor.
- İş dünyasına yönelik daha sıkı düzenlemelere verilen destek hâlâ yüksek, ancak geçen yıla göre daha temkinli. Bu tablo, iklim politikalarının yalnızca “doğru olan” üzerinden değil, adil geçiş ve ekonomik dayanıklılık üzerinden kurgulanması gerektiğini hatırlatıyor.