Prof. Dr. Ufuk Akçiğit: Yapay zekâ döneminde kalkınma ancak "Yaratıcı Yıkım" ile mümkün
SOURCE:Bloomberg HT News
Profesör Doktor Ufuk Akçiğit, küresel rekabetin yeniden şekillendiği yapay zekâ döneminde kalkınmanın ancak "Yaratıcı Yıkım" ile mümkün olacağını vurguladı.
BEKİR GÜRDAMAR
Chicago Üniversitesi Ekonomi Profesörü, Yaratıcı Yıkım Ekonomisi Yazarı Prof. Ufuk Akçiğit yapay zekâ döneminde kalkınmanın ancak "Yaratıcı Yıkım" ile mümkün olacağını vurguladı.
Yapay zekâ çağında kalkınma yarışının 'start düdüğünün' çoktan çaldığını belirten Akçiğit Türkiye'de doğru adımlar atılırsa büyük bir fırsat olabileceğini, üniversitelerin atılımın ön cephesinde yer alması gerektiğini belirtti.
Akçiğit konuşmasında şunları söyledi; "Bu kez mesele sadece “teknoloji kullanmak” değil; oyunu kimin kuracağı. Çünkü önümüzdeki dönemde, bugün adını bile bilmediğimiz pazarlar doğacak; aynı hızla, daha önce hiç yaşamadığımız türde kırılmalar ve krizler de kapıyı çalacak. Böyle bir dünyada en pahalı strateji “bekle-gör” oluyor.
Bu yüzden ülkelerin önce temeli güçlendirmesi gerekiyor: kaynakları daha iyi konsolide edip güçlü altyapı yatırımlarına yönlendirmek ve hemen ardından girişimcilerin yeni fikirleri hızla deneyip büyütebileceği bir ekosistemi açmak. Altyapı dediğimiz şey artık sadece yol, köprü, liman değil; dijital kapasite, hesaplama gücü, bağlantı, kurumların çevikliği ve en önemlisi, veri.
Çünkü bu dönüşümün merkezinde veri var. Yapay zekânın yakıtı veri; veri yoksa teknolojinin gelişmesi de mümkün değil.
Ama ülkelerin veriye yaklaşımı birbirinden çok farklı. Kuzey ülkeleri veriye daha “barışık” bir tutumla yaklaşırken, birçok ülkede, özellikle orta gelirli ekonomilerde, daha temkinli, daha mesafeli bir duruş görüyoruz. Oysa yapay zekânın kendine özgü bir doğası var: çalışması için akış ister, deneme ister, paylaşım ister. Bu adımlar atılmadığında, aşılması gereken “duvarlar” yerinde kalıyor.
Üstelik o duvarlar tartışmadan yıkılmıyor. Tartışma zemini oluşmadığında ülkeler tutuklaşıyor, donuklaşıyor ve süreç “bekle-gör” politikasına sıkışıyor. Sonra da ilginç bir şey oluyor: Bazı ülkeler “öncüyüz” diye anlatıyor, ama veriye ve göstergelere baktığınızda en alt sıralarda çıkıyor. O yüzden mesele “yatırım yapıyoruz” demek değil; nereye, ne kadar ve hangi kapasiteyi büyütmek için yatırım yapıldığı. Bunu da ancak somut göstergelerle ve uluslararası kıyasla okuyabiliriz, çünkü fark, hızla açılıyor.
Yapay zeka taze kan ister, hantal şirketler yavaş kalıyor
Yapay zekâ aslında “taze kan” isteyen bir alan. Çünkü mevcut, yerleşik firmaların kendilerini yapay zekâ etrafında yeniden dönüştürmesi çok daha zor. Buna karşılık sıfırdan kurulan şirketler hem daha çevik oluyor hem de bu teknolojiyi en baştan iş modelinin merkezine koyabildiği için çok hızlı büyüyebiliyor.
Amerika verilerine baktığımızda da bunu net görüyoruz: Yapay zekâ teknolojilerini daha yoğun kullanan şirketler genelde daha genç şirketler. Şirket yaşıyla yapay zekâ kullanımının arasında negatif bir ilişki var; şirket ne kadar gençse, yapay zekâya o kadar yakın oluyor. Yaşlı şirketler ise daha mesafeli duruyor; daha bürokratik bir yapıları var ve bu yapıyı değiştirmek gerçekten çok zor.
Bugün neredeyse tüm raporlar Avrupa’nın bu alanda ne kadar geride kaldığını ve ne kadar yavaş ilerlediğini söylüyor. Üstelik ben bu söylemin zamanla daha da güçleneceğini düşünüyorum. Çünkü regülasyonun ve kontrol mekanizmalarının çok yoğun olduğu ortamlarda, start-up’lar ve iyi fikirler doğal olarak daha esnek, daha hızlı ölçeklenebildikleri yerlere, çoğu zaman da Amerika’ya, akıyor.
Elbette regülasyon gerekli. Kuralsızlığı önlemek ve özellikle piyasadaki güçlü firmaları disiplin altında tutmak için vazgeçilmez bir araç. Ancak regülasyonun dozu kaçtığında, ya da işlevini yitirmiş eski düzenlemeler sistemde kaldığında, bu kez inovasyonu yavaşlatan bir frene dönüşüyor. Avrupa’da bu “regülasyon hantallığı” oldukça belirgin. Nitekim birçok Avrupalı lider son dönemde konuşmalarında bu soruna açıkça değiniyor ve sadeleşme, güncelleme ve hızlanma mesajları veriyor. Bunun ne kadarını hayata geçirebileceklerini ise hep birlikte göreceğiz.
Buna bir de fonlama tarafını eklemek gerekiyor: Avrupa’da finansman ekosistemi Amerika kadar derin değil. Risk sermayesi, ölçeklenme ve büyüme finansmanı aynı seviyede değil; bu da iyi fikirlerin hızlı büyümesini ve küresel oyuncuya dönüşmesini zorlaştırıyor.
Dolayısıyla yarışta Avrupa ile Amerika–Hindistan–Çin arasındaki makasın açıldığını ve daha da açılacağını düşünüyorum. Bu da bizi giderek daha “iki kutuplu” bir dünyaya doğru götürüyor."
Türkiye’ye geldiğimizde ise OECD ortalamasının gerisinde olduğumuzu söylemek mümkün. Bu ilk bakışta negatif gibi görünebilir; ama aslında doğru adımlar atılırsa büyük bir fırsat anlamına da geliyor. Tam da bu dönemde üniversitelerin atılımın ön cephesinde yer alması gerektiğini düşünüyorum: Yeni teknolojilerde öncülük etmeli, endüstriyle bir araya gelme konusunda daha atak ve daha girişimci bir rol üstlenmeli. Bu köprü kurulduğunda hem insan kaynağı hem de bilgi üretimi çok daha hızlı şekilde ekonomik değere dönüşebilir.
Sağlık alanında büyük fırsatlar var
Benim uzun zamandır altını çizdiğim konulardan biri şu: Türkiye’de akademik araştırmalara baktığımızda, çalışmaların yüzde 50’den fazlası sağlık alanında yoğunlaşıyor. Bu, aslında çok önemli bir avantaj. Çünkü sağlıkta hem veri üretimi yüksek hem de yapay zekânın doğrudan değer yaratabileceği bir sürü problem var. Yani sağlık alanında güçlü olduğumuz bu birikimi, yapay zekâyla doğru şekilde birleştirebilirsek çok ciddi bir sıçrama fırsatı doğar.
Benzer bir potansiyel tarımda da var. Türkiye’nin tarımda çok ciddi bir istihdamı var; üstelik büyük bir tarım ülkesiyiz. Tam da bu yüzden, yapay zekâyı tarıma entegre ederek verimliliği artırmak, kaynak kullanımını iyileştirmek, kayıpları azaltmak ve üretimde kaliteyi yükseltmek için çok uygun bir zemin mevcut.
Dolayısıyla mesele, bu alanlarda doğru yatırımları doğru mekanizmalarla yapmak. Eğer bunu başarabilirsek, orta gelir tuzağına takılmış ülkeler için bu dönem gerçekten bir “sıçrama penceresi” olabilir. Yani yapay zekâ, doğru stratejiyle, bir ülkeyi aynı yerden daha hızlı koşar hale getiren bir kaldıraç görevi görebilir.
Yaratıcı yıkım için artan bir enerji var
Yaratıcı yıkım artık sadece akademik çevrelerde konuşulan bir kavram değil; politika yapıcıların da yakından takip ettiği, üzerinde düşündüğü ve uygulamaya dönüştürme isteğinin giderek arttığı bir çerçeve haline geldi. Dünya Bankası’nın 2024 Dünya Kalkınma Raporu’nu yaratıcı yıkım ve orta gelir tuzağı ekseninde hazırlaması da bu ilgiyi iyice görünür kıldı. Zaten o dönemde bu alanda ciddi bir enerji birikiyordu. John Van Reenen ile birlikte, artık bu birikimin “kitaplaşması” gerektiği konusunda hemfikirdik.
Yoğun çalışmalarımızın ardından güçlü bir kadroyu bir araya getirdik; alanın uzmanlarından katkılar alarak bu kitabı oluşturduk. Yaratıcı Yıkım Ekonomisi kitabımız, Aghion ve Howitt’in açtığı temalar üzerinden ilerleyen yeni çalışmaları bir araya getiriyor. Üstelik kitabımızın ana teması olan bu çerçeveye bu yıl Nobel Ekonomi Ödülü verilmesi de konunun ne kadar merkezî hale geldiğini gösterdi. Bu anlamda yalnızca akademi ve politika yapıcılar değil, Stockholm de bu teoriye güçlü bir destek vermiş oldu.
Philip Aghion ve Peter Howitt’in çalışmaları, yaklaşık bir asır önce Joseph Schumpeter’in ortaya attığı “yaratıcı yıkım” fikrine dayanıyor; ancak onların farkı, bu fikri titiz bir ekonomik çerçeveye oturtmaları ve 1992’de temel bir matematiksel modelle bunu sistematik hale getirmeleri oldu. Asıl kırılma da burada yaşandı: Yaratıcı yıkımı makroekonomik büyüme modellerinin merkezine taşıdılar ve oyunun kurallarını değiştirdiler.
Çünkü ondan önce büyüme çoğu zaman sermaye birikimi üzerinden, sanki “steril” ve pürüzsüz bir süreç gibi düşünülüyordu. Oysa ekonomik büyüme bu kadar düzgün ilerleyen bir çizgi değil; büyümenin içinde kazananlar da var, kaybedenler de. Eğer siz kaybeden taraftaysanız, ülke ne kadar hızlı büyürse büyüsün bu sizin için otomatik olarak iyi bir haber olmuyor. Dolayısıyla büyüme, doğal olarak bir çatışma ve gerilim boyutunu da beraberinde getiriyor.
Bu yüzden ekonomik büyümeye naif yaklaşmamak gerekiyor. Yaratıcı yıkım teorisinin en önemli katkılarından biri de şunu söylemesi: Kaybedenlerin varlığını bir zaaf ya da başarısızlık olarak görmek yerine, sağlıklı işleyen bir ekonomik mekanizmanın doğal parçası olarak kabul etmek gerekir. Asıl mesele, kaybedenleri görmezden gelmek değil; dönüşümün maliyetini yönetebilen, geçişleri yumuşatabilen ve insanları yeniden üretken alanlara taşıyabilen bir sistem kurabilmektir.
Bu trene binmeyenler geriye düşecek
Yapay zekâ gibi baş döndürücü hızla gelişen bir teknolojiden söz ediyoruz. Bu alanda adım atmayan ülkeler yalnızca fırsatları kaçırmakla kalmayacak; aynı zamanda zaman geçtikçe çok daha yüksek maliyetlerle karşı karşıya kalacak. Çünkü bu trene şimdiden binen ülkeler büyük yatırımlarla ciddi mesafeler kat ediyor, geride kalanlar içinse aradaki fark giderek daha hızlı açılıyor.
Dünyayı dolaştığınızda bunu net biçimde görüyorsunuz: Ülkelerin önemli bir kısmı hâlâ “bekle-gör” modunda. Oyunu gerçekten değiştirecek ölçekte yatırım yapan ülke sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor; en fazla on ülke. Üstelik bunların çoğu zaten yüksek gelirli ülkeler. Orta gelir grubundaki 108 ülke, yaklaşık 6 milyar insan, için tablo daha da karmaşık. Çin ve Hindistan bu gruptan sıyrılıp ciddi atılımlar yapıyor; ancak diğer ülkeler henüz görünür, kararlı bir hamle ortaya koyabilmiş değil.
Tam da bu nedenle bugün büyük bir fırsat penceresi açılmış durumda. Orta gelir tuzağından çıkmak isteyen ülkeler için yapay zekâ, doğru stratejilerle güçlü bir kaldıraç olabilir. Ama bu fırsatı sadece izleyerek değerlendirmek mümkün değil; aktif ve bilinçli bir atılım gerekiyor.
Çin’in her yıl yurt dışına gönderdiği ve geri dönen yaklaşık 1 milyon öğrenciyi düşünün. Bu gençler dışarıdan bilgiyle, tecrübeyle, ağlarla donanıp ülkelerine dönüyor. Bilginin en güzel yanı da bu zaten: Paylaştıkça azalmıyor, çoğalıyor. Tek bir kişinin iyi bir fikri, doğru ortam oluştuğunda, bütün toplumu ileri taşıyabiliyor.
O yüzden mesele sadece teknolojiye yatırım yapmak değil; aynı zamanda bilgiye, insana ve iş birliğine yatırım yapmak. Aksi hâlde bu dönüşüm çağında geride kalmak neredeyse kaçınılmaz olur.
Yetenekleri kaybetmek, geleceği kaybetmektir
Bir ülkenin gençleri ne kadar yetenekli olursa olsun, eğer bu yetenekler doğru şekilde eğitilemez ve doğru kurumlarla temas ettirilemezse o potansiyel bir ömür boyu heba olabilir. Eğitim, yeteneği katma değere dönüştüren en temel araç. Bu da sayısız araştırmanın gösterdiği, artık tartışmasız bir gerçek.
Şu anda yapay zekâ çağındayız ve bu çağ daha katılımcı bir ekonomik modelin önünü açıyor. Daha fazla fikir üretilebiliyor, daha fazla girişim doğabiliyor. Üstelik geçmişe kıyasla girişimciliğin maliyeti de ciddi biçimde düştü: Kod yazmak, muhasebe yapmak, şirket kurmak, pazarlama yapmak… Bunların hepsi çok daha erişilebilir hale geldi. Artık bir masa, bir bilgisayar ve iyi bir fikirle yola çıkmak mümkün. Bu, özellikle gençler için çok büyük bir fırsat.
Ama bu fırsatı gerçek ekonomik değere çevirebilmek için, gençlerin fikirlerini hayata geçirebileceği bir ekosistem kurmak şart. Eğitim sisteminin, üniversitelerin ve destek mekanizmalarının bu yeni döneme göre yeniden tasarlanması gerekiyor. Burada “sihirli bir formül” yok; bu bir ekosistem meselesi. Fakat ilk adım çok net: Yaratıcı Yıkım döneminde Türkiye’nin nasıl bir ekonomik büyüme modeli benimsediğine karar vermesi gerekiyor.
Bu noktada çok sevdiğim bir benzetme var: Eğer hepimiz aynı takımın oyuncularıyız diyorsak, antrenörün taktiğini bilmemiz şart. Aksi halde sahada herkes kendi başına koşar ve ortaya bir oyun çıkmaz. Ülkenin tüm aktörlerini senkronize edecek, ortak hedefleri netleştirecek bir ekonomik stratejiye ihtiyacımız var.
Yaratıcı yıkım döneminde başarılı olan ülkeler tam olarak bunu yapıyor. Çin örneğine bakalım: Her beş yılda bir plan yapıyorlar, uyguluyorlar ve takip ediyorlar. Elbette eleştirilecek tarafları da olabilir; ama bu sistematik yaklaşım sayesinde uzun vadeli hedeflerine daha tutarlı biçimde yürüyebiliyorlar.
Türkiye’nin de benzer şekilde istihdamı yalnızca sübvansiyonlarla değil, teknoloji ve verimlilik odaklı programlarla artırması gerekiyor. Kısa vadeli çözümler hızlı sonuç verebilir ama kalıcı olmaz. Oysa uzun vadeli, sabır isteyen bir stratejiyle, yeni fikirleri destekleyen, teknoloji transferini teşvik eden, girişimciliği besleyen bir model kurulursa, Türkiye’den 10 yıl içinde uluslararası ölçekte rekabetçi firmalar çıkarabilir.
Verimlilik temelli büyüme, uzun vadeli planlama gerektirir. Bu yaklaşım nadirdir ama etkisi büyüktür. Ülke genelinde fayda sağlayacak politikalar, bireysel düzeyde her zaman aynı etkiyi yaratmayabilir. Bu yüzden 5–10 yıllık kalkınma planları, sanayi stratejileri ve insan kaynağı projeksiyonları açık, net ve ölçülebilir biçimde ortaya konmalı. Böylece özel sektör de geleceği öngörebilir; yatırımını ve iş gücü planlamasını buna göre yapabilir.
Kılıç: Ekonomik büyüme, yenilikçi fikirlerin, teknolojinin ve girişimciliğin önünü açarak mümkün
Yaratıcı Yıkım Ekonomisi kitabının sponsoru olan Letven Capital Genel Müdürü Kamil Kılıç da kitaba atıfta bulunarak ekonomik büyümenin, yenilikçi fikirlerin, teknolojinin ve girişimciliğin önünü açarak mümkün olduğunu söyledi.
Kılıç "Ufuk Akçiğit hocamızın kitabı ile 2023 Kasım ayında İngiltere'de karşılaştım, böylesine değerli bir kitabın Türkiye’de olmadığını görünce basılması için Scala Yayıncılık ile paylaştım.
Letven Capital olarak küresel ekonomi literatürüne yön veren Yaratıcı Yıkım Ekonomisi kitabının Türkiye’deki basımına sponsor olduk.
Ufuk Hoca’nın yaratıcı yıkım yaklaşımı bize şunu çok net söylüyor: Ekonomik büyüme, mevcut yapıları koruyarak değil; yenilikçi fikirlerin, teknolojinin ve girişimciliğin önünü açarak mümkün oluyor. Eski olanın yerini daha verimli, daha yaratıcı ve daha cesur çözümlerin alması gerekiyor. Bu kolay bir süreç değil ama sürdürülebilir kalkınmanın da başka bir yolu yok" yorumunu yaptı.