Yaşar Kemal’le yürümek ve düşünmek
Yaşar Kemal’le yürümek ve düşünmek
Bursa Osmangazi Belediyesi, 2025 yılını Yaşar Kemal’e adadığı etkinliklerin kapanışını, edebiyatın, tiyatronun ve belleğin iç içe geçtiği panel, sergi ve İBB Şehir Tiyatroları’nın sahnelediği Ağrı Dağı Efsanesi oyunundan oluşan anlamlı bir geceyle yaptı.
Osmangazi Belediye Başkanı Erkan Aydın, yeni yılda Yaşar Kemal’in adının bir müze ve kütüphaneye verileceğini açıklarken, bu adımın sembolik değil, kalıcı bir kültürel sorumluluk olduğunun altını çizdi.
Sevda Kurul moderatörlüğündeki panelde; Osmangazi Belediye Başkan Yardımcısı Mutlu Esendemir, Yaşar Kemal’in eşi ve Yaşar Kemal Vakfı Başkanı Ayşe Semiha Baban, Ayşegül İşsever, Feridun Andaç, Prof. Dr. Kenan Mortan ve ben söz aldık.
Benim sözüm, bir eleştirmenin, bir akademisyenin ya da bir edebiyat tarihçisinin mesafesinden değil; bir tanığın yerinden geldi. Şöyle konuştum:
**“**Yaşar Kemal’i çok uzun yıllardır tanıyorum. Ama bugün burada, onu ‘tanımış’ biri olarak değil; onunla yürümüş, onunla susmuş, onunla düşünmüş biri olarak konuşuyorum. Bazı insanlar vardır; hayatınıza girmezler, hayatınızı açarlar.
Yaşar Kemal benim için öyle bir insandı.
Bursa’ya gelmeden önce yıllar öncesine döndüm. Kurucu yayın yönetmeni olduğum KİTAP dergisinin ilk cildini elime aldım. Birinci sayfayı açtım. Kapakta, kucağında kedisi Blondie… Yaşar Kemal. O fotoğrafı ilk kez ben yayımlamıştım. ‘Yaşar Kemal’in gerçek yaşamında bir gün’ demiştik başlığa. Gerçekten de bir gündü ama aslında bir ömürlük bir dersti.
O gün Yeşilköy–Yeşilyurt arasında, 3,5 kilometrelik sahil yolunu gidip gelmiştik. Bana yürüyerek düşündüğünü anlatmıştı. ‘Gençliğimden beri yürüyerek düşünürüm’ demişti.
Romanlarını masa başında değil, yolun içinde yazan bir adamdı o.
Abant’ta sabahları gölün çevresinde yedi kilometre yürüyerek dokuz on roman yazmış bir yazardan söz ediyoruz. İnce Memed’in satırları, bir masada değil; ayak izlerinde doğmuştur. Çünkü o, büyük romancı olmadan önce, Anadolu'yu karış karış gezen büyük bir röportajcıydı. Gerçeğin nasırına dokunmadan, hayalin kanatlanamayacağını ondan öğrendim. Gazeteciliğin sadece haber vermek değil, hayata tanıklık etmek olduğunu bana o fısıldadı.
Yürüyüş sonrası evine gitmiştik. Çalışma odasında masasında bir kavanoz bilya vardı.
‘Bilyaları severim’ demişti. Belki de her bilya, kekemeliğini unuttuğu, yalnızca türkü söylerken özgürce konuşabildiği o çocukluk günlerinden bir anıydı. Yaşar Kemal’in edebiyatı tam da buydu:
Çocukluğu kaybetmeyen bir bilgelik.
Ve o kahkahası... Odayı, sokağı, hatta gökyüzünü çınlatan o devasa kahkahası.
En hüzünlü anlattığı hikâyenin sonunda bile yaşama sevincini o kahkahayla mühürlerdi.
Çünkü biliyordu ki, gülmek de bir direnişti.
Yıllar sonra onu Frankfurt’ta dinlerken, bu bilgelik bir kez daha evrensel bir dile dönüşüyordu. 1997 yılında Alman Kitabevleri Birliği, Frankfurt Kitap Fuarı Barış Ödülü’nü Yaşar Kemal’e verdi. Barış Ödülü Konseyi, gerekçesinde onun sömürülenlerin, yoksulların sesi olduğu ve hapislerden korkmadan barışı savunduğu vurguluyordu. O kürsüde, sadece edebiyatın değil, aslında savaşın insanı ve doğayı nasıl yok ettiğinin de tanığıydı. Anlattığı barış projesi, tam da bu yıkımdan doğan bir umuttu.
Tören günü salonda ben de vardım. Ve şunu söyleyebilirim: O konuşma, bir ödül konuşması değildi. Bir vicdan konuşmasıydı. Yaşar Kemal kürsüde bir yazar gibi değil, bir tanık gibi duruyordu. Alkıştan çok, sessizliği önemseyen bir duruştu bu. Sözleri yüksek değildi ama ağırlığı vardı.
Daha önce bu ödül Mario Vargas Llosa’ya, Amos Oz’a, Jorge Semprun’a, Vaclav Havel’e verilmişti. Ama Yaşar Kemal, o kürsüye Anadolu’nun sesiyle çıkmıştı. Toprağın, ağacın, çocuğun, yoksulun sesiyle…
Onun dünyasında bir devedikeni, en az bir ağa kadar karakterdir. Çukurova’nın sarı sıcağını, Anavarza’nın kayalıklarını, bir nergisin kokusunu kelimelerle değil, sanki bir ressamın fırçasıyla önümüze sererdi. O anlatırken odaya dağ rüzgârı dolardı.
O gün bir kez daha anladım ki Yaşar Kemal, sadece büyük bir romancı değil; insan haklarının edebi hafızasıydı.
Çocuklara gelince… Yaşar Kemal çocukları “sevmezdi” sadece. Onları anlamaya çalışırdı. Kimsecik Üçlemesi’nde Salman’ı yazarken, bir çocuğun sevgisizlikle nasıl bir uçuruma sürüklendiğini gösterdi bize. Bir gazeteci olarak gördüğü ‘örtük insanlık dramlarını’, bir romancı olarak Salman’ın ruhunda yeniden canlandırdı. Salman bir canavar değildir, sevgiye aç bırakılmış bir çocuktu.
Yaşar Kemal’in çocukları figür değildir. Onlar ‘basbayağı insanlardır.’
İnce Memed’de, Yer Demir Gök Bakır’da, Allah’ın Askerleri’nde, sokaklarda büyüyen çocuklarda hep aynı şey vardır: Korku… ama korkuya teslim olmama iradesi.
Ben edebiyatta korkunun sahiciliğini Yaşar Kemal’den öğrendim.
80’li yıllarda, Toros Yayınları’nda onun kitaplarının yeni basımlarını yayına hazırlarken, sorular sorarken… Bazen yayınevinde, bazen Çiçek Bar’da, bazen uzun yolculuklarda… Onun romanlarını yürürken yazdığını bir kez daha gördüm.
Kimseyi küçümsemezdi. Kimseyi eleştirmezdi. Hep “bizden biri”ydi. Ve dünyaya açıldığında da öyle kaldı. Frankfurt’ta alkışlanırken de… Paris’te nişan alırken de…
O alkışı üstüne almadı hiç. Hep yanındakilere dağıttı.
Homeros’un sesini modern çağa taşıyan bir köprüydü o. Yazıyordu ama aslında anlatıyordu. Cümleleri okurken kulağınıza bir dengbej sesi, bir ağıt, yüzyıllık bir destan çalınır. O, kalemle yazan değil, hafızayla söyleyen son ozanlarımızdandı. İnce Memed’in satırları da tıpkı bir Karacaoğlan türküsü gibi, topraktan ve hafızadan doğdu.
Yaşar Kemal bize şunu öğretti: Geleneği özümse, ama ona öykünme. Yerel ol, ama kapanma. Kendi dilini yarat. Ve en önemlisi: Umudu kaybetme.
“Umutsuzluk umudu yaratır” derken, bunu bir temenni olarak değil, bir yaşam bilgisi olarak söylüyordu.
Bugün burada konuşurken tesellim büyük. Çünkü biliyorum ki Yaşar Kemal, öğrettikleriyle hâlâ aramızda. Onun çocukları hâlâ yürüyor. Onun kelimeleri hâlâ direniyor. Onun umudu hâlâ bize göz kırpıyor.
Ben düş dünyalarına sığınmayı Yaşar Kemal’den öğrendim. Ve biliyorum… O dünyalar kolay kolay yıkılmaz.
İyi ki vardı.
İyi ki yazdı.
İyi ki yürüdü.”
Bu kapanış gecesi, bir anma olmaktan çok daha fazlasıydı. Yaşar Kemal’in edebiyatının neden hâlâ diri, neden hâlâ gerekli olduğunu bir kez daha hatırlattı. Çünkü o, yalnızca romanlar yazmadı; yürüyerek düşündü, düşünerek direndi, anlatarak umut etti. Bugün müze ve kütüphanelere adı verilirken aslında koruma altına alınan bir isim değil, bir vicdan, bir hafıza ve bir düşünme ve yaşama biçimi. Yaşar Kemal hâlâ aramızda; çünkü onun kelimeleri durmuyor, susmuyor, teslim olmuyor. Ve biz, onu okudukça, dinledikçe, hatırladıkça yürümeye devam ediyoruz.