Yemeğin yenmiş hali, sofrada sanat olur mu I Mirabelle Onar yazdı
Kırmızı, beyaz ve metalin buluştuğu bu kompozisyon; yemeğin yalnızca tat değil, iz ve duygu bırakan bir deneyim olduğunu hatırlatıyor.
Bu fotoğraftaki tatlıyı ilk gördüğümde her ne kadar bir tatlı olsa da tatlı olarak algılayamadım.
Modern sanatla yolu kesişmiş bir sofra sahnesi gibi geldi bana.
Beyaz bir tabak, gri bir tepsi ve taşmış koyu kırmızı bir sos ve şekli sevgiyi andıran bir tatlı…
Renkler neredeyse bilinçli seçilmiş gibi; saflık, endüstri ve duygu aynı karede. Minimal bir zeminin üzerine kontrolsüzce yayılan kırmızı, kusursuzluk vaadini baştan reddediyor. Burada estetik, düzenle değil; taşmayla kuruluyor.
İlk bakışta dağınık.
İkinci bakışta tanıdık.
Üçüncü bakışta ise neredeyse sanatsal bir kompozisyon.
Jackson Pollock’u hatırlatıyor.
Merkezi olmayan, simetriye yaslanmayan, sonucu değil eylemi önemseyen bir yaklaşım. Çatal izleri birer fırça darbesi gibi; metalin yüzeyde bıraktığı çizgiler, yemeğin yalnızca tüketilmediğini, yaşandığını gösteriyor. Bu tabakta önemli olan ne kadar düzgün servis edildiği değil; nasıl müdahale edildiği.
Ortadaki kalp formuysa tüm bu düzensizliğin ortasında fazla net.
Fazla anlamlı.
Adeta bilinçli bir karşı duruş gibi. Mark Rothko’nun büyük, sade renk alanlarını çağrıştırıyor; biçim basit, duygu yoğun. Kalp, masum bir sembol olmaktan çıkıp etrafındaki kırmızıyla birlikte gerilimli bir merkeze dönüşüyor. Sevgi, arzu ve iştah aynı noktada çarpışıyor.
Kırmızı–beyaz karşıtlığı gastronomide her zaman güçlüdür.
Beyaz dengeyi, ferahlığı ve kontrolü simgelerken; kırmızı tutkuyu, iştahı ve ölçüsüzlüğü çağırır. Bu tabakta denge bilinçli olarak bozulmuş. Ve tam da bu yüzden etkileyici. Çünkü yemek, tıpkı modern sanat gibi, her zaman uyumlu olmak zorunda değildir. Bazen rahatsız etmeli, bazen soru sordurmalı.
Fine dining estetiği kusursuzluğu yüceltir.
Lekesiz tabaklar, simetrik sunumlar, fotoğraf için tasarlanmış porsiyonlar… Bu görsel ise tam tersini savunuyor. Kusuru sahipleniyor. Yenmiş olmayı, bölünmüşlüğü, geride kalan izleri önemsiyor. Rothko’nun tablolarında olduğu gibi, anlam tek bir noktada değil; bakanın hissettiklerinde çoğalıyor.

Belki de bu yüzden bu tabak bakıldıkça rahatsız edici ama bir o kadar da çekici.
Çünkü bize şunu hatırlatıyor:
Yemeğin gerçek hikayesi servis anında değil, ilk çatal saplandığında başlar.
Ve bazen bir tabak, en iyi halinden sonra değil; en çok bozulduğunda anlatır kendini.
Bazı tabaklar yenir.
Bazıları paylaşılır.
Bazıları ise iz bırakır.
Bu tabak, müzeye asılacak kadar iddialı olmayabilir. Ama hafızaya asılacak kadar güçlü.
Odatv.com